Nazım Hikmet ve Müşküle
Bursa zindanından İznik gölüne yansıyan bir dostluk,
bir vasiyet ve ölümsüzlüğün çınar ağacındaki hâli…
Bursa Cezaevi, 1938–1950 yılları arasında Nâzım Hikmet için hem sürgün hem de okul oldu. Türkiye’nin en büyük şairi, demir parmaklıkların ardında yalnız kalmadı. Orada yazdı, ördü, resim yaptırdı, şiir okuttu. Yanına düşen her insanı bir şekilde etkiledi — kimi ressam oldu, kimi yazar, kimi de kendi köyünü Anadolu’nun en sıra dışı yerine dönüştürdü. Nâzım’ın cezaevi yılları, yalnızca onun değil, onunla aynı koğuşu paylaşan herkesin hayatını kökten değiştirdi. Orhan Kemal orada yazarlığını buldu. İbrahim Balaban orada fırçayı tutmayı öğrendi ve ülkenin önde gelen ressamlarından biri oldu. A. Kadir orada şair oldu. Kemal Tahir orada yönünü buldu. Nâzım onlar için bir öğretmenden fazlasıydı; bir ışık kaynağıydı.
Nâzım'ın Müşküleli Öğrencisi
1910 yılında İznik’e bağlı Müşküle köyünde doğan İsmail Başaran’ın hayatı, cinayete karıştığı olaya kadar sıradan bir köy hayatıydı. 3 Mart 1941’de ağabeyiyle birlikte Bursa Cezaevi’ne girdi. Girdiği Bursa Cezaevi, esrar ve kumar yuvası değil, sanki bir okuldu. Temyiz dilekçesini yazarken tanıştı Nâzım Hikmet ile; ardından onun yaptırdığı tezgâhlarda dokuma öğrendi. Sonra şiiri sevdi. Nâzım’dan dünyayı gördü; gözü açıldı, yüreği yumuşadı.
Bursa Cezaevi’nde birlikte hapis yattığı Nâzım Hikmet’ten insanları sevmeyi, kişisel hırsların esiri olmaması gerektiğini öğrendi. Umudu öğrendi ondan, sosyalizmi öğrendi. 1945 yılında Nâzım’ın onun için yazdığı dilekçeyle İmralı Cezaevi’ne nakledildi. Ama artık yaşamı bütünüyle değişmişti.
1948’de köyüne döndüğünde bambaşka bir insandı. Arkadaşı Fevzi Kavuk’un ifadesiyle son derece kibar, saygılı ve duygulu bir kişi olmuştu. Kahvelerde, köy meydanında Nâzım’ın şiirlerini yüksek sesle okurdu. Arkadaşı Hasan Çakır ile bir grup kurarak sanat, edebiyat ve siyaset sohbetleri yapmaya başladılar.
Köydeki gençleri örgütleyip bir gençlik derneği kurarak her şeye başladı. Bu dernek sayesinde birbiriyle çatışan insanlar bir araya geldi, köyde bir barış havası doğdu. Köydeki cinayetlerin ardı arkası kesildi; en önemlisi kitap girmişti köye. Sıradan köylüler bile günlük sanat, edebiyat ve siyasi gelişmelerden haberliydi artık. Gençler piyesler oynar, köy kahvesinde yüksek sesle kitaplar okunmaya başlandı. Dışarından gelen bir kişinin Anadolu’nun hiçbir köyünde asla rastlayamayacağı bir köy tipi olmuştu Müşküle.
Nâzım Hikmet’in yönlendirmesiyle şiire başlayan Başaran, şiirinde kendi köyüyle ilgili duyarlılıklara ağırlık verdi. Yön, Edebiyat 76, Güney Sanat ve Edebiyat 81 gibi dergilerde şiirleri ve söyleşileri yayımlandı. “Buğday Direniyor” adlı bir şiir kitabı çıkardı. 24 Aralık 1989’da köyünde yaşama gözlerini yumdu.
Fevzi Kavuk: Sosyalist Muhtar
İsmail Başaran’ın anlattıklarından etkilenenlerden biri, daha sonra Müşküle köyünün ve Türkiye’nin ilk sosyalist köy muhtarı olan ve Türkiye İşçi Partisi Genel Yönetim Kurulu üyeliği ile Bursa milletvekili adaylığı yapmış Fevzi Kavuk’tur.
Ressam İbrahim Balaban: Nâzım'ın Bir Diğer Öğrencisi
1921 yılında Bursa Seçköy’de dünyaya gelen Balaban, hasmını öldürdüğü için cezaevine girdi; burada Nâzım ile tanıştı ve ondan aldığı eğitimle kentin ve ülkemizin en önemli ressamlarından biri oldu. Balaban, Nâzım için şöyle derdi: “O bir güneşti ve ben o güneşin içinden doğdum.”
Nâzım’ın, Bursa hapishanesindeyken Orhan Kemal’in hayatına, yazdığı mektuplarla Kemal Tahir’in yazarlığına ve A. Kadir’in şairliğine yön verdiğini de biliyoruz.
Vasiyet Şiiri ve Çınarın Dikilmesi
“Vasiyet” şiiri 1953 yılında yazılmıştır. Şiirde şair, Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmek ve tepesine bir çınar dikilmesini ister; “taş maş da istemez hani” der.
Müşküle’ye Nâzım Hikmet’in ölüm haberi geldiği gün karar verilmişti aslında bu çınarın dikilmesine. 4 Temmuz 1964 günü, Nâzım’ın vasiyetine uyularak Bursa-İznik yolu, Müşküle ayrımına yakın, zeytin ağaçlarıyla kaplı Rıfat Talan’ın arazisinde; İbrahim Balaban, Mimar Emin Canpolat, İsmail Başaran, Fevzi Kavuk, Emin Alper ve diğer Müşküleliler bir araya gelirler. Çınarı dikeceklerini duyurmak istediklerinde ilk başvurdukları isim Yaşar Kemal oldu; şairin adını taşıyan bu anın daha geniş kitlelere ulaşmasını ona borçluydular.
Çınarın Kesik ve Diken Tarihi
Çınarın namı ülkeye yayılmaya başlayınca 12 Eylül yönetimi jandarmaları gönderir ve çınar 1980 sonrasında kesilir. 5 yıl sonra bir çınar daha dikilir ancak bu sefer uzun süre yeri kimseye söylenmez. 1990’lı yıllarda çınar ağacı yeniden kesilip yakılır. Tekrar dikilen Nâzım Çınarı artık koruma altındadır. Nâzım Çınarına Moskova’daki mezarından toprak getirilir.
2018 yılında Fevzi Kavuk ailesiyle birlikte bu çınarın dibinden alınan topraklar Moskova’daki mezara götürüldü.
Vasiyet
Nâzım Hikmet’in en kişisel ve en dokunaklı dizelerinden biri, sonradan gerçeğe dönüşecek olan bir vasiyetti. Şair, ölümünden sonra kendisi için bir mezar taşı bile istemedi; yalnızca bir çınar ağacı yeterliydi…
VASİYET
Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün,
Anadolu’da bir köye gömün beni.
Hasan beyin vurdurduğu
Irgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.
Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.
Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.
Ama bu türküleri söylemiştim ben
daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.
Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe ile ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan…
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
-öyle gibi görünüyor-
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir çınar olursa
taş maş da istemez hani…
— Nâzım Hikmet,
Nâzım'ın Cezaevi Etkisi Üzerine
Araştırmacı-yazar Güney Özkılınç, on yıl Bursa Cezaevi’nde kalan usta şairin cezaevini bir enstitüye çevirdiğini vurguladı. Kırk üç kişiyi öldürüp beş yüze yakın insanı yaralayan ve karşılığında 740 yıl hapis cezasının yanında dört kez idam cezası alan, 38 ayrı cezaevinde kırk sekiz yıl hapis yatan Abdullah Palaz da Nâzım’ın yanında değişenlerden biriydi. Müşküle de bu dönüşümden payını aldı: her darbe döneminde köyün yarısını toplayıp zindanlara attılar, her 10 yılda bir köyün üzerinden adeta bir silindir geçti.
Her Yıl Süren Anma
Araştırmacı-yazar Güney Özkılınç, on yıl Bursa Cezaevi’nde kalan usta şairin cezaevini bir enstitüye çevirdiğini vurguladı. Kırk üç kişiyi öldürüp beş yüze yakın insanı yaralayan ve karşılığında 740 yıl hapis cezasının yanında dört kez idam cezası alan, 38 ayrı cezaevinde kırk sekiz yıl hapis yatan Abdullah Palaz da Nâzım’ın yanında değişenlerden biriydi. Müşküle de bu dönüşümden payını aldı: her darbe döneminde köyün yarısını toplayıp zindanlara attılar, her 10 yılda bir köyün üzerinden adeta bir silindir geçti.
